Bu gadget'ta bir hata oluştu

20 Nisan 2010 Salı

Deneme Aşamasında Bir Hikaye..

Unutmadan Söyleyeyim..

Aslında ilginç bir şey yok hayatımda… Sıradan biriyim. Sıradan ve…

Yaklaşık on iki yıldır polisim: cinayet masasında, çoğunuzun anlayamayacağı bazı saçmalıklarla uğraşıyorum. Saçmalık derken gerçekten saçmalığı kastediyorum. İşimden bahsetmeye gerek yok sanırım. Bu hikâyede sanki biraz arka planda kalacakmış gibi geliyor bana.

Polis olduğum yıldan beri evliyim: mutlu bir evlilik… İki tane de çocuğum oldu: en son dokuz yaşında gördüğüm bir kızım Sema ve yine en son beş yaşında gördüğüm oğlum Semih. Bundan bir sene öncesine kadar ikisi de inanılmaz sevimli çocuklardı. Sema hala sevimlidir diyebilirim. Yani… en azından hala tek parça halinde. Huzur içinde yatsın…

Semih? Son gördüğümde sevimliliğinden pek eser kalmamıştı diyebilirim. Yine de biraz göreceli bir durum. Çocukların sevimliliğini yüzlerine bakarak belirliyorsanız sizinde düşünceleriniz benimkinden pek farklı olmayacaktır. Şuan o da huzur içinde mi yatıyordur bilemiyorum. Siz olsanız yatamazdınız herhalde. Ne mi oldu? Biraz sabredin…

Karımla polis okulu sınavlarına girerken tanıştık. Polis olmak için can atıyordu. Şimdi yazar. Çok enteresan değil mi? Aslında değil. Hepimiz içimizde bir yerde hayatlarımızın kontrolünün elimizde olmadığını biliyoruz zaten. Ama gereksiz yere çabalamaktan ve arkasından üzülmekten de bir türlü kendimizi alamıyoruz. Yanlış anlamayın, kader denen saçmalıktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey çok daha… Doğru kelime komik de olabilir acılı da. Gelin biz bunları bir araya getirip ironik diyelim. Niye? Bir düşünün bakalım…

Karıma dönersek; kendisi, çocuklar için, geceleri altlarına kaçırmalarına sebep olan kitaplar yazıyor. Her yazdığı kitap en çok satanlar listesinde aylarca kaldı. Bunlardan on tanesi, iki tane serserinin, yanlış zamanda yanlış yerde olan çocuklara yaptığı eziyetleri filan anlatan “Dehşet Zamanı” serisi. Kitaplardan birini okuduğumda ben bile altıma edecektim. Zamane çocukları biraz aptal sanırım. Aslında sanırım bile iyimser bir ekleme oldu. Hepsi birer aptal! Kendi çocuklarımda bu genellemenin içinde merak etmeyin. Bir zamanlar sevimli olan iki aptal…
Kendi çocukluğumu düşünüyorum da; okuduğum en korkutucu kitap, John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabıydı. Neresi korkutucu diyebilirsiniz. Aslında şimdilerde bende aynı soruyu kendime soruyorum. Cevabıysa hep aynı oluyor: Bilmem…

Karım on yedinci kitabını da yayımcısına gönderip, artık yazmayacağını söylediğinde televizyonda yeni çıkan bir bilgi yarışmasını izliyordum. Şuan adını bile hatırlamıyorum. Ama karımın ağzından artık yazmayacağını duyduğumda hissettiğim rahatlığı daha dün gibi hatırlıyorum. Niye rahatladığımı o zaman bilmiyordum. Şimdi de bilmiyorum. Belki de ailesine daha fazla zaman ayırabileceğini düşünmüşümdür. Belki başka bir sebebi vardı. Önemli de değil zaten. Önemli olan ne? Bence burada önemli bir şey yok. Zaten hayatımızda önemli olan bir şey yok. Var mı? Güldürmeyin beni. Bu sefer iyice bir düşünün bakalım…

Yazmayı bırakınca daha iyi biri oldu bana göre. En azından yatakta daha istekliydi. Çocuklara hiç sormadım ama sanırım onlar annelerinin yazmayı bırakmasından pek hoşlanmamışlardı. Bundan emin değilim. Artık olamam da zaten. Ne de olsa artık huzur içinde yatıyorlar. En azından birisi…

İnsanın yapacak işi olmayınca neler yapabileceğini tahmin edemezsiniz. Belki de edersiniz… Açıkçası ben o zamanlar edemiyordum. Kızımızı arka bahçeye gömerken bile hiç bir şeyin farkında değildim. Zaten farkına varılacak bir şeyin olup olmamasından da şüpheliyim ya! En azından tek parça halindeydi. Ve hala sevimliydi…

Semih? Biricik oğlum. Benim karımın yaptıklarını fark etmem tam bu noktada başlıyor. Aslında kendi yaptıklarımı da diyebiliriz. Oğlumun yüzünü en son gördüğümde, yüzünün yarısı annesinin ağzındaydı. Ama hala canlıydı. Boğazından çıkan ses uzaktan gelen bir tren düdüğüne benziyordu. Gözlerinden sadece bir tanesi yerindeydi. Yaptığı için karıma kızmadım. Sizde onun açısından baksanız sizde kızmazdınız. Bana da kızmayın, sonuçta hayat arkadaşıma katıldım…

İstesem onu hastaneye götürüp yaşamasını sağlayabilirdim. Yapacaktım da… Ama kalan tek gözüyle bana bakışı aklımı başımdan aldı. Koşarak gidip yüzünün o bölümünü de ben ısırdım. Çığlık sesi gelmedi. Çünkü ben o gözle uğraşırken annesi ses tellerini çoktan halletmişti.

Beni delirten o bakışta ne gördüğümü merak ediyor musunuz? Söyleyeyim. Çocuklarımın aptal olduğunu düşünmemin sebebini gördüm. Böyle biteceğini baştan beri bilen; ama yinede görmek isteyen, görünce de rahatlayan birinin bakışı. İşte zamane çocukları böyle… Cesur aptallar!

Bir ayrıntıyı atladım sanırım. Karım yazmayı bıraktığı ilk günlerde, can sıkıntısından kurtulmak için, akşamları bana kitaplarını okumaya başladı. O ürkütücü şeyleri başkasından dinleyince o kadar korkutucu gelmiyor. Aksine çekiciydi!

Şimdilerde biraz komşu sıkıntısı çekiyoruz. Taşınanların sürekli çocukları öldürülüp duruyor. Hepsi ağlıyor, sızlıyor ve taşınıyorlar… Ama bir türlü katilleri bulunamıyor. Aslında gözlerinin önünde ama kimsenin bu tarafa baktığı yok. Üstelik en büyük şüpheli de biziz değil mi? Hollywood Kanunlarının, Polisiye Film Yasasının, Seri Katiler maddesine göre çoktan hapsi boylamış, belki de idam ettirilmiş olmalıydık.

Niye mi hala evimizdeyiz? Birinci sebebi: hayatın Hollywood olmadığı gerçeği. Ki bunu zaten hepiniz biliyorsunuz. İkinci sebebiyse sanırım benim… Cinayet masasında olduğumu söylemiştim değil mi? Peki bir sürü saçmalıkla uğraştığımı?

Unutmadan söyleyeyim: benim hayalim anaokulu öğretmeni olmaktı.

İronik değil mi? Bence de!


Nuri KURUCU
28.04.09
3:33 PM

1 yorum:

  1. Öncelikle yazının yıl dönümü kutlu olsun. 1.yaşını doldurmuş:) Evet bu hikayen çok güzel olmuş. Kötü eleştireceğim tek yer 'Hikayemizin başkahramanı olan polisin oğlunun yüzünün diğer yarısını ısırması sırasında karısının ses tellerine inmiş olması!' Bu benim görüşüm tabi.Göreceli bir durum. Hiç sıkılmadan aktı gitti yazılar. Merak üstüne merak uyandı. Beğendim, uzatmaya gerek yok. Sonuçta bu roman gerçekten İronik değil mi? Bence de! :)

    YanıtlaSil