Bu gadget'ta bir hata oluştu

12 Aralık 2010 Pazar

Hapsolmuş Ruhlar - Yeni Kapak Denemesi...


Kitabımı Altın, İnkılap, Maviağaç ve Altıkırkbeş Yayınevlerine gönderdim ve cevap bekliyorum.. Cevaben HAYIR gelirse buraya ekleyeceğim.. İsteyen arkadaşlar kopyalayıp okuyabilecekler.. Evet cevabı alırsam malumunuz buraya eklemem :D Gider kitapçılardan alırsınız..

22 Nisan 2010 Perşembe

Yepyeni Bir Hikaye.. Hayatın Aynası

HAYATIN AYNASI

1. bölüm - hayat

“Geçtiğimiz yıl, William Shakspeare’in “Hamlet” adlı oyununda canlandırdığı karakterle en iyi erkek oyuncu ödülünü alan ve ardından kayıplara karışan ünlü tiyatro sanatçısı Cüneyt PEKCAN, geçtiğimiz gün yaka paça polis merkezine alınırken görüntülendi. Yüzündeki gülümsemeden durumundan şikâyetçi olmadığı anlaşılıyordu.
Kıyafetlerinin üzerindeki lekelerin ne olduğunu soran muhabire “Kurumuş hayat sıvısı.” diye cevap veren ünlü oyuncunun suçunun ne olduğu hakkında bir açıklama yapılmadı.”
GAZETE HABER - 17 Mayıs 2009
***

Temizlikçi kadın yaptığı işe ara vermek zorunda kalmış, kapının önüne çıkıp bir sigara yakmıştı. İçerideki koku dayanılmayacak kadar kötüydü. Kendisini tutan adam bu konudan telefonda bahsetmişti zaten. Söylediğine göre geçenlerde içeriye gizlice bir köpek girmiş ve bodrum katında kilitli kalarak ölmüştü. Adam leşin yerini bulana kadar da koku iyice ortalığa sinmişti.
“Köpeği bulmak baya uzun sürmüş demek ki.” diye düşünmüştü kadın buraya ilk girdiğinde. Şimdiyse köpeğin hala içeride bir yerlerde olduğundan şüpheleniyordu. Kaç saattir havalandırmasına rağmen kokuda ufacık bile bir azalma olmamıştı çünkü.
Sigarasını yarıda söndürüp yarım sigarayı paketine geri koydu. Bunun zararlı olduğunu bir yerlerden okumuştu ama o bir yerlerin kendi ekonomik durumundan haberi olmadığına uzun yıllar önce emin olmuştu. Bilmem nereli bilim adamların araştırmasına göre ucuza satılan gıda malzemelerinde kanserojen madde tespit edildi. Bu haberleri ne zaman okusa aklına iki ucu boklu değnek lafı gelirdi kadının. Bir tarafta -belki- kanserden, diğer tarafta -kesinlikle- açlıktan ölüm vardı. Ama sebebi ne olursa olsun olan kendisine oluyordu.
“Amaaan, atın ölümü arpadan olsun.” deyip gülümseyerek tekrar içeri girdi. Ama girer girmez gülümsemesi soldu. Koku beterdi. Üzerine ucuz –ve tabi ki kanserojen- deodorantının neredeyse hepsini boşalttığı eşarbını tekrar burnuna bağlayarak işe koyuldu.
Yapması gereken tek iş giriş katındaki yerleri ve duvarları temizlemekti. Adamın kendisini nereden ve nasıl bulduğunu bilmiyordu. Dün gece yarısına yakın telefonu çalmış, yapacağı iş, ortamın şartları ve asla üst kata çıkmaması söylenmiş; adres verilmişti. Adamın konuşmasında garip bir ikna edicilik vardı. O yüzden gelmekte tereddüt de etmemişti. Telefonda sadece fiyatı sormuş, öğrenince de gözleri yuvalarından uğramıştı. Adam böyle bir iş için biçilen fiyatın neredeyse yirmi katını öneriyordu.
Sabah kalkar kalkmaz yola çıkmış ve verilen adrese gelmişti. Burası eski bir mahallede yıkık dökük evlerin arasında kalmış sağlam bir binaydı. Binanın kendisi de dâhil hiçbirinde içlerinde insan yaşadığına dair bir hareket görünmüyordu. Ürpertici bir ıssızlığı vardı ortamın.
Kadın geldiğinde kapı ardına kadar açıktı. Kokuyu ilk o zaman duymuş deodorantlı eşarbı da o an hazırlamıştı. Kapının üzerinde bir not vardı. Düzgün bir el yazısıyla yazılmıştı.
Paran içerideki masanın üzerinde duruyor. C.P.
Kadın parasını alıp çantasına yerleştirmiş ve hemen işe koyulmuştu. Aslında parayı alıp kaçabilirdi ama aldığı aile terbiyesi buna müsaade etmiyordu. Eğer işi yarım bırakırsa parayı da yerine bırakmalıydı. Ama bu para da bırakılacak bir para değildi. İşte bu yüzden kokuya rağmen çalışmaya devam ediyordu.
Yerlerin temizliği bittiğinde tekrar dışarı çıkıp yarım sigarasını bitirdi. İçeri girdiğinde yukarıdan kendisini tutan adamın sesi duyuluyordu. Kadın önce kendisine seslenildiğini zannedip merdivenin başına kadar gidip anlamaya çalıştı. Ama ses çok boğuk geldiğinden ne dediği anlaşılmıyordu. Birkaç basamak daha çıkıp dinlemeyi düşündüyse de vazgeçip işine geri döndü. Adam telefonda gayet açık konuşmuş; yukarıya kesinlikle çıkmaması gerektiğini söylemişti.
Bir yükselip bir alçalan boğuk ses altında temizliğine devam etti kadın. Bir ara yukarıda bir kapı açılıp, kadının adama ait olduğunu tahmin ettiği ayak sesleri merdivenin başına kadar geldi. Adamın kendisini izlediğini hissediyordu. Ama dönüp bakamıyordu. İçinde anlam veremediği bir korku belirmişti. O yüzden işine devam edip adamın gitmesini bekledi.
Adamın ne kadar orada kaldığını bilmiyordu. Ama cesaretini toplayıp arkasını döndüğüne kimse görünmüyordu. Bir süre sonra adamın boğuk sesi tekrar duyulmaya başladı. Kadın da rahat bir nefes alıp kendisini dışarı attı. Sigara içmesi gerekiyordu.
Bu sefer molayı biraz daha uzun tuttu. İçindeki anlamsız korku azalmasına rağmen tamamen geçmemişti. Korkudan hızlanan kalp atışları eski haline dönene kadar, kapının önünde bir o yana bir bu yana yürüyüp durdu. Ama yararı olmuyordu. O yüzden eşarbı yüzüne bağlayıp içeri girdi. Bir an önce temizliği bitirip gidecekti buradan.
Eline bezi alıp duvara yöneldiğinde yukarıdan yüzüne bir damla düştü. Kafasını kaldırıp yukarı baktığında farklı yerlerden bir yığın daha damla aşağıya düşmeye başladı. Kadın korkusunu unutmuş, şaşırmıştı. Hatta biraz da sinirlenmişti. Daha az önce temizlediği yer şimdiden leş gibi olmuştu. Temizlikçilik yapmaya başladığından beri en nefret ettiği şey buydu.
Sinir yavaş yavaş vücudunun her yerini kapladı. Kokuyu unuttu, adamın uyarılarını unuttu, her şeyi unuttu ve hırsla merdivenleri tırmanmaya başladı.
Yukarıya çıktığında koku yoğunlaşmıştı. Ama kadın bunun farkında bile değildi. Adamın sesi artık anlaşılabilecek kadar netleşmişti. Ama onu bile duymuyordu. Aklında sadece adama bağırırken söyleyeceklerini tekrarlayıp duruyordu. Kapının önüne geldiğinde son bir kez soluklanıp elini kapının koluna uzattı. Bilinçli olarak son anısı buydu. Daha sonra pişman olmaya bile vakti olmayacaktı.
***

2. bölüm - ayna

“Zaman biraz garip…
Siz de fark ettiniz mi bilmiyorum ama şehrimizin sokaklarında yürüyen insan sayısı her geçen gün biraz daha azalıyor. İnsanlar biraz daha temkinli atıyor her adımı. Bakışlar hep aşağıda. Yukarıda olanlarsa başka bir bakışla karşılaşır karşılaşmaz korkuyla kaçacak yer arıyor. Sağa gidiyor sola gidiyor, sonunda yine mecbur hissettiği yere, aşağıya dönüyor.
Polis elinden geleni yaptığını söylüyor, ama öyle mi gerçekten? Kendi içlerinden bile üç kişinin ortalarda olmamasına göz yumduklarına göre tabii ki hayır!
Sayıyı bilmeyenler için söyleyeyim. Tam otuz sekiz! Bir ay içinde aynı şehirden tam otuz sekiz insan kayboldu. Her meslekten ve yaştan insan var. İşçi, öğretmen, avukat, polis...
Ne diyebiliriz ki? Umarız en kısa zamanda kayıpların sebebi bulunur da, biz de köşelerimizde daha eğlenceli şeyler yazmaya devam ederiz.
Korkmamak elde olmasa da biraz cesur olmaya davet ediyorum hepinizi.
Saygılar…”
Betül SÜREN
“KAYIP HAYAT” başlıklı köşe yazısından
GAZETE HABER – 08 Mayıs 2009
***

Adam kapıyı kapatıp seyircilerin karşısına geçti. Elindeki kurukafayı kaldırarak hızla seyircilere döndü. Kaşları çatıktı. Yüzündeki sert ifade bir an yumuşadı, gözleri buğulandı, sonra tekrar sertleşti. Ne yaptığını bilen bir adamın kararlı tavrıyla dizlerinin üzerine çöktü.
“Olmak ya da olmamak!”
Seyircilerden bir tepki bekler gibi bir süre bekledi. Tepki gelmeyince devam etti.
“İşte asıl mesele bu!”
Seyircilerden yine tepki gelmedi. Adam kollarını açıp sahneye benzeyen küçük çıkıntının önüne doğru yürüdü. Eğilip selam verirken seyircilerden hala bir tepki gelmiyordu. Adam tekrar ayağa kalkıp seyircilerin yüzlerine baktı. Seyirciler sahnenin önünden başlayıp odanın sonuna kadar dizilmiş sandalyelerde oturuyorlardı. Aralardaki birkaç sandalye dışında hepsi doluydu.
“Ne oldu? Sorun kurukafada değil mi? Tamam, bende biliyorum. Bu sahnede aslında kurukafa yok. Ama ne yapalım? Hepinizin de bildiği gibi bütün dünya bu sahneyi böyle ezberlemiş. Başka türlüsünü görünce garipsiyorlar.”
“…”
“Tamam, sizin normal insanlardan, normal seyircilerden çok daha üstün olduğunuzun farkındayım ama yine de biraz sabredin.”
Adam sözünü yarıda kesti. Gözleri boş sandalyelere dikilmişti.
“Aslında, hepiniz bu boş kalan yerlerin üzüntüsünü yaşıyorsunuz biliyorum. Ama üzülmeyin gördüğünüz gibi boş yerlerimiz çok çabuk doluyor.”
Sahnedeki sandalyeyi alıp küçük sahnenin önüne yerleştirdi. Üzerine oturup bacak bacak üstüne attı.
“Hah! Şimdi şartlarımız eşitlendi. Bende oturduğuma göre önemli konulara girebiliriz. İlk önceliğimiz tabii ki boş yerler. Şimdi sizin önerilerinizi bekliyorum. Buyurun Ali Bey? Hem buradaki ilk misafirimiz hem de bir öğretmen olarak ilk önerimizi sizden alalım.”
“…”
“Anlıyorum. Haklısınız. Konuşmamak en doğal hakkınız. Ama bir şeyler söylemeniz yine de bizi mutlu ederdi.”
“…”
“Tamam, o zaman yanınıza geliyorum. En azından kulağıma bir şeyler söyleme inceliğinde bulunursunuz.”
Sandalyeden kalkıp adamın yanına gitti. Kulağını öğretmenin dudağına yaklaştırdı. Ali Bey’in dudakları hiç kıpırdamadı ama adam bir şeyler duyarmış gibi kafasını sallayıp sandalyesine geri döndü. Bir süre bıyıklarıyla oynayıp düşündü. Nasıl başlayacağını bilemiyor gibi görünüyordu.
“Ali Bey öncelikle koku probleminden bahsetti. Evet, her ne kadar alışmaya başlamış olsak da yine de kötü bir durum. Aslında sorun sizden kaynaklanıyor. Sık yıkanmamanızdan. Biraz da benim suçum tabii. O yüzden en kısa sürede bu konuyla ilgilenmeye çalışacağım. Şimdilik yine kısa vadeli çözümümüzle yetineceğiz.”
Ayağa kalkıp arkada duran bir musluğu açtı. Sahnenin önündeki bir hortumdan su fışkırmaya başladı. Adam hortumun ucundan tutup sırayla bütün seyircilerin üzerine su püskürtmeye başladı.
Hepsini sırılsıklam olana kadar yıkamasına rağmen hiçbiri tepki vermedi. İşini bitirip musluğu kapattığında eski ahşap döşemenin her yerinde ufak su birikintileri oluşmuştu. Adam bunun sorun olmayacağını biliyordu. Bir süre sonra sular tahtaların arasından aşağıya gidecekti. Hortumu elinden atıp tekrar sandalyesine oturdu. Bakışları tek tek bütün seyircileri dolaşıp gözlerini korkuyla açmış olan bir tanesi üzerinde kaldı.
“Aysel Hanım? Koku sorununu geçici olarak da olsa hallettiğimize göre başka konulara geçebiliriz. Sizin geçenler de bahsettiğiniz konu mesela. Hatırlamayanlar ve aramıza yeni katılanlar için tekrarlamak gerekiyor sanırım. Aysel Hanım seyirciler arasındaki bayan sayısının azlığından yakınmıştı. Yanlış hatırlamıyorum değil mi Aysel Hanım?”
“…”
“Sessizliğinizi evet olarak kabul ediyorum ve devam ediyorum. Bu konud…”
Lafını bitiremeden kapı açıldı. Kapı içeriye doğru açıldığından içeriye kimin girdiği başta görülmüyordu. Hemen ayağa kalkıp kapıya koştu. Temizlikçi kadın kapının dışında durmuş, şaşkınlıktan gözleri sonuna kadar açık halde donup kalmıştı.
Kadın adamı görünce gerilemeye başladı.
“Kesinlikle üst kata çıkmaman gerektiğini açıkça belirttiğimi sanıyordum.”
“Ben… su… damlayın…”
Kadın cümlesini bitiremedi. Gözlerini hala sırılsıklam halde sandalyelerinde oturan seyircilerden alamıyordu. Adam üstüne atlarken anlamsız olduğunu bile bile onlardan yardım istemekten kendini alamadı.
“Yardım edin!”
Hiç kimse yerinden kalkmadı. Hatta kıpırdamadı bile.
***

3. bölüm – hayatın aynası

“BİR KAYIP DAHA
Son kaybolan temizlikçi kadının kocası polisle tartışınca gözaltına alındı. Elleri kelepçelenmiş halde polis otosuna bindirilen adam “Ben sadece karımı geri istiyorum.” diye feryat etti.
Daha sonra basına açıklama yapan emniyet müdürü ellerinde bir ipucu olduğunu ve büyük bir özveriyle bu konu üzerine gideceklerini söyledi.”
GAZETE HABER – 12 Mayıs 2009
***

Adam üzerine bulaşan lekeleri silmeye çalışarak sandalyesine geri döndü. Yüzünde korkunç bir gülümseme vardı. Elindeki bez sırılsıklam olduğundan bir kenara fırlattı.
“Sanırım bir nebze de olsa isteğinizi karşıladık Aysel Hanım. Aramıza yeni bir bayan katıldı.”
Gözleri şimdi temizlikçi kadının üzerindeydi.
“Daha önce sorma nezaketinde bulunmadığımız için özür dileyerek isminizi öğrenebilir miyiz hanımefendi?”
“…”
“Söylemeyecek misiniz?”
“…”
“O zaman şöyle yapalım. Aramızda size bir isim belirleyelim. Yeliz nasıl? Yok çok havalı kaçtı. En iyisi Gamze olsun. Evet, kabul etmeyenler?”
Salonda yine hareket olmadı.
“O zaman kabul edilmiştir. Aramıza hoş geldiniz Gamze Hanım. Hepimiz alkışlayabilir miyiz sevgili seyircilerim?”
Tek başına alkışlayıp bir kenara koyduğu kurukafayı geri aldı.
“Yeni bir seyircimiz olduğu için oyunumuzu tekrar oynamamız iyi olacak sanırım. Hazır mısınız?”
“…”
“Veee… Başlıyoruz. Işık lütfen!”
***
“Olmak ya da olmamak!”
***

SON

Nuri KURUCU
22 Nisan 2010
03:26
Eskişehir

21 Nisan 2010 Çarşamba

Hapsolmuş Ruhlar



İki senedir üzerinde çalıştığım ilk romanım.

Sıradan bir şirket çalışanının bir anda karmaşıklaşan hayatı, bilinmeyen bir dünyaya yolculuk..
Kurtuluşu bulabilecek mi? Peki aradığı kurtuluş ona mutluluk getirecek mi?

(Kapak sadece deneme amaçlı yapılmıştır.)

20 Nisan 2010 Salı

Deneme Aşamasında Bir Hikaye..

Unutmadan Söyleyeyim..

Aslında ilginç bir şey yok hayatımda… Sıradan biriyim. Sıradan ve…

Yaklaşık on iki yıldır polisim: cinayet masasında, çoğunuzun anlayamayacağı bazı saçmalıklarla uğraşıyorum. Saçmalık derken gerçekten saçmalığı kastediyorum. İşimden bahsetmeye gerek yok sanırım. Bu hikâyede sanki biraz arka planda kalacakmış gibi geliyor bana.

Polis olduğum yıldan beri evliyim: mutlu bir evlilik… İki tane de çocuğum oldu: en son dokuz yaşında gördüğüm bir kızım Sema ve yine en son beş yaşında gördüğüm oğlum Semih. Bundan bir sene öncesine kadar ikisi de inanılmaz sevimli çocuklardı. Sema hala sevimlidir diyebilirim. Yani… en azından hala tek parça halinde. Huzur içinde yatsın…

Semih? Son gördüğümde sevimliliğinden pek eser kalmamıştı diyebilirim. Yine de biraz göreceli bir durum. Çocukların sevimliliğini yüzlerine bakarak belirliyorsanız sizinde düşünceleriniz benimkinden pek farklı olmayacaktır. Şuan o da huzur içinde mi yatıyordur bilemiyorum. Siz olsanız yatamazdınız herhalde. Ne mi oldu? Biraz sabredin…

Karımla polis okulu sınavlarına girerken tanıştık. Polis olmak için can atıyordu. Şimdi yazar. Çok enteresan değil mi? Aslında değil. Hepimiz içimizde bir yerde hayatlarımızın kontrolünün elimizde olmadığını biliyoruz zaten. Ama gereksiz yere çabalamaktan ve arkasından üzülmekten de bir türlü kendimizi alamıyoruz. Yanlış anlamayın, kader denen saçmalıktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey çok daha… Doğru kelime komik de olabilir acılı da. Gelin biz bunları bir araya getirip ironik diyelim. Niye? Bir düşünün bakalım…

Karıma dönersek; kendisi, çocuklar için, geceleri altlarına kaçırmalarına sebep olan kitaplar yazıyor. Her yazdığı kitap en çok satanlar listesinde aylarca kaldı. Bunlardan on tanesi, iki tane serserinin, yanlış zamanda yanlış yerde olan çocuklara yaptığı eziyetleri filan anlatan “Dehşet Zamanı” serisi. Kitaplardan birini okuduğumda ben bile altıma edecektim. Zamane çocukları biraz aptal sanırım. Aslında sanırım bile iyimser bir ekleme oldu. Hepsi birer aptal! Kendi çocuklarımda bu genellemenin içinde merak etmeyin. Bir zamanlar sevimli olan iki aptal…
Kendi çocukluğumu düşünüyorum da; okuduğum en korkutucu kitap, John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabıydı. Neresi korkutucu diyebilirsiniz. Aslında şimdilerde bende aynı soruyu kendime soruyorum. Cevabıysa hep aynı oluyor: Bilmem…

Karım on yedinci kitabını da yayımcısına gönderip, artık yazmayacağını söylediğinde televizyonda yeni çıkan bir bilgi yarışmasını izliyordum. Şuan adını bile hatırlamıyorum. Ama karımın ağzından artık yazmayacağını duyduğumda hissettiğim rahatlığı daha dün gibi hatırlıyorum. Niye rahatladığımı o zaman bilmiyordum. Şimdi de bilmiyorum. Belki de ailesine daha fazla zaman ayırabileceğini düşünmüşümdür. Belki başka bir sebebi vardı. Önemli de değil zaten. Önemli olan ne? Bence burada önemli bir şey yok. Zaten hayatımızda önemli olan bir şey yok. Var mı? Güldürmeyin beni. Bu sefer iyice bir düşünün bakalım…

Yazmayı bırakınca daha iyi biri oldu bana göre. En azından yatakta daha istekliydi. Çocuklara hiç sormadım ama sanırım onlar annelerinin yazmayı bırakmasından pek hoşlanmamışlardı. Bundan emin değilim. Artık olamam da zaten. Ne de olsa artık huzur içinde yatıyorlar. En azından birisi…

İnsanın yapacak işi olmayınca neler yapabileceğini tahmin edemezsiniz. Belki de edersiniz… Açıkçası ben o zamanlar edemiyordum. Kızımızı arka bahçeye gömerken bile hiç bir şeyin farkında değildim. Zaten farkına varılacak bir şeyin olup olmamasından da şüpheliyim ya! En azından tek parça halindeydi. Ve hala sevimliydi…

Semih? Biricik oğlum. Benim karımın yaptıklarını fark etmem tam bu noktada başlıyor. Aslında kendi yaptıklarımı da diyebiliriz. Oğlumun yüzünü en son gördüğümde, yüzünün yarısı annesinin ağzındaydı. Ama hala canlıydı. Boğazından çıkan ses uzaktan gelen bir tren düdüğüne benziyordu. Gözlerinden sadece bir tanesi yerindeydi. Yaptığı için karıma kızmadım. Sizde onun açısından baksanız sizde kızmazdınız. Bana da kızmayın, sonuçta hayat arkadaşıma katıldım…

İstesem onu hastaneye götürüp yaşamasını sağlayabilirdim. Yapacaktım da… Ama kalan tek gözüyle bana bakışı aklımı başımdan aldı. Koşarak gidip yüzünün o bölümünü de ben ısırdım. Çığlık sesi gelmedi. Çünkü ben o gözle uğraşırken annesi ses tellerini çoktan halletmişti.

Beni delirten o bakışta ne gördüğümü merak ediyor musunuz? Söyleyeyim. Çocuklarımın aptal olduğunu düşünmemin sebebini gördüm. Böyle biteceğini baştan beri bilen; ama yinede görmek isteyen, görünce de rahatlayan birinin bakışı. İşte zamane çocukları böyle… Cesur aptallar!

Bir ayrıntıyı atladım sanırım. Karım yazmayı bıraktığı ilk günlerde, can sıkıntısından kurtulmak için, akşamları bana kitaplarını okumaya başladı. O ürkütücü şeyleri başkasından dinleyince o kadar korkutucu gelmiyor. Aksine çekiciydi!

Şimdilerde biraz komşu sıkıntısı çekiyoruz. Taşınanların sürekli çocukları öldürülüp duruyor. Hepsi ağlıyor, sızlıyor ve taşınıyorlar… Ama bir türlü katilleri bulunamıyor. Aslında gözlerinin önünde ama kimsenin bu tarafa baktığı yok. Üstelik en büyük şüpheli de biziz değil mi? Hollywood Kanunlarının, Polisiye Film Yasasının, Seri Katiler maddesine göre çoktan hapsi boylamış, belki de idam ettirilmiş olmalıydık.

Niye mi hala evimizdeyiz? Birinci sebebi: hayatın Hollywood olmadığı gerçeği. Ki bunu zaten hepiniz biliyorsunuz. İkinci sebebiyse sanırım benim… Cinayet masasında olduğumu söylemiştim değil mi? Peki bir sürü saçmalıkla uğraştığımı?

Unutmadan söyleyeyim: benim hayalim anaokulu öğretmeni olmaktı.

İronik değil mi? Bence de!


Nuri KURUCU
28.04.09
3:33 PM